Bekaretini Alan ODTÜ'ydü...
Pazar, Nisan 5, 2009 tarihinde, Internetten etiketi için yazılmış.
(Yazının orjinali buradadır. )
Şehrinde parmakla gösterilen, sokakta yürürken pek çok kimse tarafından bilinen, falanca Bey/Hanımın çocuğu olduğu gibi, okulun en başarılısı, en etkin öğrencisi, şehrin umudu ahalinin gururu…
Farz edelim ismi Seçkin.
"Neresi oldu?" sorusuna "ODTÜ" cevabını verirkenki iç kıpırtısı, "ODTÜ mü? Çok güzel. Belliydi canım! Sen zaten her zaman çok başarılıydın." ile coşan duygular, suratına yerleşmiş -mütevazı olmaya çalışmasına rağmen engelleyemediği- keyif ifadesi...
Seçkin, Ankara otogarında otobüsten indiğinde, ODTÜ dolmuşunun yerini sorar sağa sola.
İki büyük valizini sürükleye sürükleye yürürken dolmuş duraklarına doğru, sırtında tıka basa dolu bir çanta, içinde haklı bir sevinç, yılların ve emeğin karşılığını almış olma hissiyatının verdiği yerinde bir gurur, Ankara’da ODTÜ’de yeni bir hayatın ilk günleri, yüzünde "Başardım!" gülümsemesi, cebinde geçici öğrenci kimliği suretinde verilmiş bekâret raporu…
Parayı uzatmak için yerinden kalkıp şoförün yanına kadar gider Seçkin en arkada oturuyor olsa bile.
Elinde, ODTÜ kapısına daha bir kaç kilometre kala hazırlanmış, sımsıkı tuttuğu, küçük bir çıktıdan ibaret geçici kimlik.
"Bu fotoğrafta hiç iyi çıkmamışım." düşüncesi zihninden geçerken dolmuş sağa çeker ve görevli sesini henüz çıkarmamışken kimlikler uzatılır. Plastik kılıfındaki geçici kimliğinden Ocak’ta alacağı günü iple çektiği ODTÜ kimliklerine kayar gözü, imrenir. Görevlinin “Hocam siz?” sorusunu yönelttiği kişiden gelen “Kimliğimi yurtta unutmuşum hocam.” yanıtına şaşırır.
Kimlik gösterme hevesi hiç geçmez sanmaktadır Seçkin.
Evden çıkarken yanına alacağı tüm belgeler defalarca kontrol edilmiş, en ufak meblağdaki ödemelerin makbuzları dahi “Ne olur ne olmaz, belki lazım olur.” diye itinayla saklanmıştır.
Değil ki kimliği unutsun…
Eskişehir kapısından ilerlerken dolmuş, hâlâ hangi binanın neresi olduğunu tam olarak kestiremiyordur.
İnanamıyordur muhtemelen haline, bulunduğu yere.
Etrafa bakınırken arada derin bir nefes alıp kendisine “ODTÜ’deyim.” hatırlatmaları yapar, sevinci büyür.
Kafeteryada indiğinde dolmuştan, kat etmesi gereken uzun bir yol vardır stadyumdan yurtlara uzanan.
Ne o yolun donduruculuğundan ne de yolun başındaki “Yaşasın C aldım!” heykelinden haberdar yürümeye başlar.
Arada durup valizleri bir elinden diğerine geçirir.
Tenis kortlarına bakar Seçkin, ihtişamlı Devrim Stadyumu’na, “Stad’ta içelim bu akşam.” rutinlerinden bihaber...
Basketbol potalarının yanındaki merdivenleri usuldan çıkarken derin bir nefes daha alır, “Başardın oğlum Seçkin!”, yüzünde hala aynı gülümseme.
Yorgunluk da ne ki? İkinci Yurt’un yerini kestiremediğinden yüksek yurt binalarını dikkatle inceler kimseye sormadan bulabileceği inancıyla.
Birinci Yurt, Üçüncü Yurt’un ardından “Buralarda bir yerlerdeydi.” güveniyle yaklaşır kapısında uzun kuyruk olan İkinci Yurt’a ve Yurtlar Müdürlüğü’ne.
Yerleştiği yurtta posta kutusuna -henüz alışkanlık edinmediğinden- bakmadan geçer danışmanın yanından.
Ürkekliğinden kurtulamayarak girdiğinde odasına, Seçkin hâlâ bakir(e)dir ve hâlâ mutlu…
Yurt şakalarından haberdar ve hatta biraz da korkarak uzak durur üst sınıf oda arkadaşlarından.
Ders kayıtları, Int bilmem kaçın nerde olduğunu öğrenme girişimleri, saat 22:00’den sonra acıkınca nereden yemek yenir eğitimlerini birebir yaşayarak öğrenir.
Toplulukların tanıtım toplantılarına gider Seçkin.
Ortamların çok dışında hisseder kendisini.
Bir daha uğramayarak oralara, sahibi olduğunu düşündüklerine bırakır topluluklarını kendince…
Kütüphanenin önünden hazırlık binalarına giden yoldaki kalabalık yavaş yavaş tanıdıklara dönüşür.
Hazırlık eşrafı kolonisel yaşam belirtilerini göstermeye başlamıştır havaların ısınmasıyla birlikte.
Hoşlanır birisinden…
Sevdiğiyle -lisede yaptığı gibi- kafeye gitmekten öte, gündelik hayatı paylaşmayı da öğrenir.
Yurt kantinlerinde yemek yer, pazara gider, Kızılay’da sinemaya gitmek için halk gününü bekler.
Yurt önlerinde öpüşür, çimenlerde sevdiğinin kucağına uzanıp yıldızları izlemenin huzurunu tadar.
Bahar gelir, şenlikte ODTÜlü hisseder kendini.
Gündüzden başlar içmeye, stadyum konserlerinde sevdiğine sarılıp kaptırır kendisini müziğe, şenliğe…
Daha İngilizce sınavını vermeden terk edilir.
Kantine daha az iner, çiftler acıtmaktadır çünkü canını.
Koca ODTÜ kampüsü küçülür gözünde, her köşesinden vazgeçmek zorunda hisseder kendini, bir daha sevemeyeceğinden korkar.
Bilmez daha Seçkin, her şeye alışılır ve hiçbir şey vazgeçilmez değildir…
Memlekette ailesiyle, eski arkadaşlarıyla geçirir tatilini.
Bölüme başlayınca her şey çok daha güzel olacak sanmaktadır.
Seçkin, öğretmenlerin gözdesi olmaya alışkındır ne de olsa.
Eylül’de döndüğünde ODTÜ’ye bu defa odasının posta kutusuna bakarak çıkar odasına. Özensizce yırtılmış kâğıt parçalarının üzerinde “301- Seçkin” hitabının altına yazılmış bir kaç cümle beklentisiyle…
Ne liseye ne de hazırlığa benziyordur dersler de haberi yoktur Seçkin’in. Daha amfinin yerini bulmayı beceremezken yüzlerce kişi arasında sivrilmeyi nasıl becersin?
ODTÜ mü büyüyordur yoksa kendisi mi küçülüyordur kestiremez.
Baktığında, etrafındaki herkes ODTÜ’yü kazanmış başarılı insanlardır.
Herkes geldiği yerin en iyisi, sınıfın nadide öğrencisi.
Seçkin, sandığı kadar seçkin olmadığını hisseder gün be gün.
Sıradan bulur kendini, hatta zaman zaman yetersiz, özelliksiz ve değersiz.
Sık sık “Beni özel yapan ne?” diye düşünmeye başlar.
Silikleşmeye başladığını hisseder, bunalır.
Lisedeki arkadaşlarını özler, sokaklarında güvenle yürüdüğü şehri, kendisine bakarken gözleri ışıldayan ailesini…
Sıkıntıdır önceleri içindeki, fakat gittikçe büyür bu kötü his.
Her karşılaşmada oldukça samimi(!) davranan insanları yanında bulamaz canı yanarken. İş muhabbete gelince, içip kafayı bulmak için onlarca insana hazır beklerken, “Kim benim gerçek dostum? Hangisi beni gerçekten umursuyor?” düşünceleri daha sık dolanır Seçkin’in zihninde.
Kötü hissediyordur, önemsiz, yalnız, kimsesiz…
Ama yine de: “Anneciğim, çok iyiyim. Ortam o kadar güzel ki… Fazla konuşamayacağım, arkadaşlarla dışarı çıkacağız birazdan…”
Telefonu kapattığında, umutlarının ırzına geçtiğini düşündüğü hayatın yedi ceddine söver ağız dolusu.
Hırçınlaşır.
ODTÜ’de geçen yıllar yanıltır Seçkin’i...
Büyük ODTÜ’de büyük insanlar yetişir düşüncesi zamanla kaybeder aklındaki yerini. Küçük dünyasının büyük insanıyken, büyük dünyanın küçük insanlarından birisi olmuştur Seçkin.
ODTÜ’nün bir parçası olmaya çalışmaktan vazgeçtiğinde ancak farkına varır, aslında artık ODTÜ’yü oluşturan parçalardan birisi olduğunun.
Bekâretini alan ODTÜ’de öğrenir Seçkin, hepimiz gibi.
Öğrenmeyi öğrenir, kendisini aramayı, büyümeyi...
Yıkılan hayallerinin intikamını almak uğruna hayatın ırzına geçerek değil, yeni umutlar için hayatla sevişerek mutlu olunacağını öğrenir…
Tuba Bircan